20 Mayıs 2012 Pazar

Amor E Morte

Bir melek vardı, Aşkı fısıldardı. Elimde o büyülü ellerin hayali kaldı... (Model - Bir melek vardı)

"Morte" ne kadar güzel bir kelime. Mor'la başlayıp sonuna gelen iki harf ile ölüm anlamına geliyor Portekizce de. O kadarda anlamlı geliyor ki. Aşkın mor halini yaşamaya çalışırken "ötekilerin" istemedikleri oluyoruz. Biz yaşıyoruz, biz seviyoruz, biz ölüyoruz belki. Ama onlar istemiyorlar. Bir süredir aklıma çok sık gelen bir konu oldu bu. Onlara doğuştan verilen evlenme hakkı neden biz eşcinsellere verilmiyor? Mesela sırf evlenebilmek için başka bir ülkede yaşamak istemiyorum ben. Çocuğum olsun diye de başka yerlere gitmek istemiyorum. Kendi hayatıma dair her şeyi yine kendi ülkemde yapmak istiyorum. Şuan o kadar imkansız geliyor ki. Hele de ne bileyim ya siyasetten anlamam ama neden biri Müslüman kesimden sağlayacağı oyları kaybetmeyi göze alarak bize "haklarımızı" versin ki? Bizi kısıtladıkları, zorladıkları her alan için onların bir gün eşcinsel gibi yaşamalarını istiyorum. Belki o zaman anlaşılabilirdik... Belki o zaman bizleri duyarlardı.

Bazen sadece hiç büyümemiş olmayı diliyorum. Sorumluluğu, zorlukları olmayan bir çocuk olmak ne kadar güzel olurdu. Kendi doğacak çocuklarım yerine koyabileceğim bez bebeklerim olurdu. Bir eve ihtiyacım olmazdı kartondan hatta yastıktan bile ev yapabilirdim. Yatakların altı ya da karyolaların altı da evim olabilirdi. Öyle büyük bir alanda değil. Arabaya da ihtiyacım olmazdı zaten bir sürü ve rengarenk arabalarım olabilirdi. Paralarımı bile yapabilirdim, beyaz bir kağıdın üzerine çizebildiğim her şey benim dünyam olabilirdi. Komşular, akrabalar, ağaçlar, çiçekler, hayvanlar. Var olan her şey belki şişe kapağından bile yaratabileceğim kadar basit şeyler olurdu. En büyük sorunum çizgifilme verilen reklamlar olurdu. Ağlamam için öyle büyük sebeplere ihtiyacım olmazdı, ağlayan birini gördüğümde ağlayabilirdim. O güldüğünde geçerdi hepsi. Beş dakika sonra dalarken kendi dünyama unuturdum hemen sebebini. Masumca sevdiğim her kız esirim olurken hiç birinin bilmesine gerek kalmazdı hiç bir şeyi. Gizlice gözlerini görmeye çalıştığım zamanlarda kimse sorgulamazdı beni. Sadece oyunlar oynarken de mutluydum.  İstediğim her şey olabilirdim, çocuk olabilseydim tekrar...

Ötekileştirilmediğimiz bir dünya da olabilirdi hayallerimde...

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Dizime başını düşür uyu Saçlarım yüzünde gezsin Geceler uzun geceler boyu Ben yorgun sen güzelsin...

Gece uyuyamayan sabah kalkamayan bir şey olduğum için gurur duyuyorum kendimle. Öyle ki artık gündüz kurduğum hayaller gecelerime musallat oluyor. İyi ki korkunç şeyleri hayal dünyama bile sokmuyorum.

Yaz geldi diye pek çok blogta sporla alakalı şeyler paylaşılmış. İyi bir yazar değilim ama iyi bir okuyucuyum yani. Benim yaptığım en iyi spor ise uyumak.

Bunları anlatmayacaktım ben sanki ya. He şey Damla'nın bir sevgilisi olmak üzere. Ben ki kızın eski sevgililerine işkence etmiş insanım ama bu defaki adayı pek sevdim. Tamam o kadarda çok değil ama sevdim yani. İyi düşünceli ve Damla'yı üzmeyeceğine inanıyorum. Damla benim için fazla değerli biri. Neyse içimde bir kıskançlık parlaması var. Çünkü benden çok onunla vakit geçireceğine, unutulacağıma inanıyorum?!? Buna rağmen kendimi tutuyor aralarını bozmuyor ve hiç bir şey söylemiyor aksine çocukla mutlu olsun diye teşvik bile ediyorum yani. Yakında çocuğu facebooktan falan ekleyip Damla'yı mutlu edecek küçük şeyleri söyleyeceğim. Her sabah alıp götürdüğüm petitolar gibi. İşte öyle. Ne kadar kıskansam da hiç bozmayacağım aralarını hatta iyi olsunlar diye uğraşacağım yani. Üstüme düşen görevi yapmam gerek.

How i met your mother finale girdi. Sezon sezon dizi izlemek güzel şey yani. Yanlız son bölümün en sonunda gördüğüm kadarıylan Barney ile Robin evleniyor! çıldırsam yeridir ama değil mi? Robin çok güzel hatun olabilir ama Barney Quin'e aşıktı yani. Şimdi büyük bir şok ve merakla diğer sezonu bekleyeceğim. Bence diziler haftada iki veya daha fazla bölüm yayınlamalılar. Daha iyi olmaz mıydı? Hatta tüm bölümleri bir gecede bile izleyebilirdim yani.

Şimdi benim pazartesi sınavlarım başlayacak sonrası tam bilinmezlik yani. Sınavlar bitince pek çok planım var yaz okulu gibi. Eve gidip gitmemek arasında da kaldım. Yapacağım artık bir şeyler.

Güzel bir hikayem olsun istiyorum. O hikayeyi ben yaşamak istiyorum üstelik. Yazmak ya da okumak değil yaşamak...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Verebileceğim en güzel tavsiye son anda çamaşırhaneye yıkanması için çamaşırlarınızı vermeyin. Hele de o kıyafetler bir haftadır özenle seçilmişlerse.

Bu pazar ödül töreni vardı. Aldığım şey ise juri özel ödülüymüş. Neyse sabahın köründe kızılaya damlamak hiç hoş değil. Hemde pazar günü yani. İşte o saatlerde bira içen insanlar görmek daha garip. Aradığım cafeyi bulmak ise zor iş. Önce apartmanı buldum girdim 4. kata kadar çıktım ve kapı vardı orda sıkı sıkı kapalıydı da. Aradığım cafe ise 5. kattaydı. İndim ordan sokakta az daha dolandıktan sonra bir markete gidip sordum ordan hayırsever bir adam yardım edince yine aynı apartmana girdim ve daha önce görmediğim asansörü gördüm. Meğerse 5. kata sadece asansörle gidilebiliyormuş. He bu arada asansörün hemen kenarında cafenin adı yazan bir tabela da vardı. İşte bu kadar süperzekaydım ben.

İlk giden bendim doğal olarak. Adam asansör çıkışı beni görünce şaşırdı "ne işi var bu salağın burda" der gibi baktı yani. Unutmadım o bakışları öyle sap gibi bakınca da anladı ne için gittiğimi az arka tarafta kalan bir bölüme götürdü. Kimseciklerde yoktu yani tam sap olarak gittim. Çok beklemeden Melly ve arkadaşları geldi. Sonrasında da diğerleri tabii. Gelenlerle tanıştık falan. Ben öyle konuşkan olmadığımdan pek şe edemedim ama bol bol cafeyi ve insanları inceledim. Mesela bazıları çok rahat oluyor sonuçta her açıdan özgür olabileceğin insanların yanındasın. Bazıları benim gibi kaçacak köşe arıyordu. Cafedeki tablonun tekinde tavanda bebek vardı. Zemindeki kaplamanın bir tarafındaki adını bilmediğim şeyin yarısı yoktu. Duvarlardan birindeki bir bölüme kağıt yapıştırılmadan önce bir kaç yerinden dökülmüş boyayı gördüm. Neyse genel olarak cafe iyiydi. İnsanlar daha da iyiydi. Sonra kahvaltı kısmı geldi ki kabus başladı benim için. Ben ki hiç öyle yabancı ve kalabalık ortam sevmem tamam çok kalabalık değildik 15 kişi anca vardık ama yine de o benim için kalabalıktır. Bütün günü heyecan bombası olarak geçirdim. Kahvaltıma çok dokunmadım çünkü tanımadığım ortamlarda bir şey yiyemiyorum hem zaten yanlış şekilde başlamışım peynirle. Normalde peynirde çok yiyen biri sayılmam ama o direk tıkadı zaten. Sonrasında istesem de kahvaltı edemedim. 

Ondan sonra resmi tanışmalar ve oyunlar kısmı geldi. Pek çok insanın ismini aklımda tutamadım zaten o konuda yetenekli olmadım hiç. Öyle ilk dakikadan pek çok ismi unuttum. Günün sonunda çoğunu öğrensemde arada kaynayan insanlarda az değildi. Hem zaten öğlene doğru iyice çoğalmıştık. (Bir kız vardı mesela -M-'e çok benziyordu) Oyunlarda epey eğlendim ama ya bir de oyunları seven biri olaraktan. Imm sonra sigara içmeyen biri olarak -sanırım bir tek ben vardım- ne yapacağımı bilemediğimden sürekli Melly'nin peşine takıldım. O arada bir yerde annemi aradım anneler gününü de kutladım. İki yıldır anneler gününde yanına gidiyordum ama bu yıl gitmedim o azıcık kötü oldu. He sonra öğlen yemeği kısmı var. Ben ki yemeklerde aşırı seçici biriyimdir menüye bakıyorum pek çok şeyi anlamadım zaten sonra makarnalar kısmını gördüm bari ordan seçeyim dedim. Garsonda gelince sordum azıcık yardımcı oldu bir de söyledim "spagetti olmasın da" diye sonra o bir şey önerdi tamam olur dedim ama ismini anlamadığımdan makarnanın cinsini bilemedim. Gelen makarna spagettinin az geniş versiyonuydu. Orda biraz cebelleştikten sonra içindeki tavukları yiyeyim bari dedim. Ama yazdım bir kenara bir dahaki sefere spagetti ve türleri diye ayıracağım onları...

Neyse güne dair çok şeyi yazmak istemiyorum güzel gündü ya. En çokta orda onların içinde özgür olmak çok güzeldi. Aç yüzünü diye bir şey olması lazım fotoğraf çekimi vardı çok düşünsem de yapamazdım en azından bir süre daha kimliğim gizli kalmalıydı ondan hiç yanaşmadım. Sonracıma ödül şeysine dönersem 1 yıllık dergi aboneliği bir ara onu e-dergi aboneliği olarak değiştirmezsem sanırım yurda gelecek onlar. Sonra bende gidecek yer ararım artık.

Veee son olarak şey. Ordan çıkınca özgürlük kayboldu tabii ki ama her yolda gördüğüm bizden biriymiş gibi gelmeye başladı. Sanki dünya eşcinsel... Neyse o his bugün geçti zaten. 

Bugünkü hisler daha berbattı. Sabahın köründe Miray'ı gördüğüm "kabus"tan uyandım. Bildiğin kabus. Bizim okulun bahçesine herif kız atmış ya. Arkadaşlarmış ama bizim okul lan! Uyandıktan sonra Miray'a mesaj atmayı düşündüm bir sürü kelime(!) saydım kabus etkisiyle bir yarım saat kendime gelemedim zaten. Sonra mesajdan vazgeçip uyuyakalmış olmalıyım. Hem ben niye mesaj atacakmışım o atmadan...?

8 Mayıs 2012 Salı

Duygusal dengesiz

Şimdiki yazımı duygusal dengesizlere adıyorum. Şu geçen iki gün içinde hüznün de, heyecanın da, sevincin de, huzursuzluğun da en üst noktalarını yaşadım yani. Ondan siz dengesizlere yazıyorum.

Öncelikle sevincime gelelim. Benim o çok sevdiğim dersin ortasında telefonum çaldı. Normalde ben ki sessizde taşırım onu öyle pat diye çalınca nasıl kapatacağımı şaşırdım. Numarayı tanımıyordum önce kimsin diye mesaj attım. Tekrar aradı sonrasında dersteyim yazdım ona cevap verdi. Şu geçenlerde katıldığım öykü yarışması ile ilgili aramışlar beni. Derste ara verince hemen aradım numarayı geri. Bir kızla konuştuk. Jüri özel ödülümüdür nedir neyse adını bile aklımda tutamadım zaten. Onu kazanmışım. Bu pazar bir etkinlik olacak bununla ilgili oraya katılmamı istediler falan. İşte böylece havalara uçtum. Çünkü ben böyle şeylere katılmam yani ne olduğunu bilmesem de bir şey kazanınca seviniyor insan...

Derse verilen ara bitince hoca bizi bahçeye çıkarttı iki etkinlik yaptık. Birine ben katılmadığımdan geçiyorum. 2. kısım da gözlerimizi kapattırdı. Ses tonunu değiştirdi. En hüzünlü hali ile bize gözümüzde canlandırmamız gereken insanlar söyledi. Annem, babam....İkinciden sonrasını dinlememek için elimden geleni yaptım. Ağlamak istemiyordum ki ağlamadım da zaten. Hem. Neyse bu kadar işte hüzün kısmı buydu. Dünü öyle depresyona girmeye hazır geçirdim.

Gece vakti kafayı yedirten, nasıl yapacağıma dair hiç bir fikrimin olmadığı ve herkesin başka başka söylediği ödevimi yapmaya çalışmakla geçirdim. Bilgisayarımı kapattığımda saat 3'e geliyordu ve ödev bana göre bitmişti (hocaya göre bitmemiş) Yatağıma mutlu mesut girdim uyumaya çalışıyorum. Üst katımdaki süperzeka gece gece olmayacak şeyler söyledi. Korkudan uykumu kaçırdı o. Müzik açtım bende duymamak için kulaklıkla onu dinliyordum. Öyle sebepsiz yere aklıma Miray geldi. Sebepsiz yere çünkü hiç bir şey düşünmüyordum bir anda oldu. Aklıma o geldiği an öyle huzursuz hissettirdi ki. Gelmesi için dualar ettiğim uyku tamamen gitti. Öyle bir huzursuzluk uzun zamandır hissetmemiştim yani. Mesaj attım Miray'a merak ettim seni falan diye. Sabah cevap verdi az biraz konuştuk. Şimdi cevabını yazamayacağım ama en azından iyi olduğunu biliyorum.

Son kısım heyecana gelirsek. Şu gideceğim şeyle ilgili olaraktan şuan yaşıyorum onu. Ne giyeceğim derdine ek olarak (umarım) Melly ile gideceğim şeysi de var. Bunun heyecan neresinde sorusuna cevabını bende bilmiyorum. Böyle yerlere çok gitmediğimden olsa gerek bu heyecanım. Okulda sınıfımın önüne çıkıp alacağım etiketimde bile heyecan yaşayan insanım ben. Aynı sebepten ötürü derste konu anlatamayıp kötü not alan insanım ben. Ve bu defa hiç tanımadığım insanların yanında olacağım. Şimdi benim girdiğim yabancı ortamlarda tamamen çekingen olma durumumu da hesaba katarsak ben bittim ya. İşte böyle kılık kıyafet derdindeyim ve Damla bol giymek yok dedi. Ben öyle rahat ve eşofman tercih ederim de kız yok dedi yani. Hem haklı oraya öyle gitmek garip olurdu. Offf sakinleşmem lazım benim ya.

Melly blog yazarı. Lezce'de mesajlarımla rahatsız ettiğimi hissettiğim insanlardan biriydi o da. Benim blog yazmama da sebep olan kişi olur kendisi (yazılarını çokta seviyorum) aynı şehirde olmamıza rağmen hiç görüşmediklerimden aynı zamanda :))

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Şuraya yazmak dışında her şeyi yapıyorum aslında. Bir sürü bahanenin de ardına saklanarak.

Teee ortaokuldan tanıdığım bir çocuk adını bile anlamadığım bir grup kurmuş toplantılara çağırıyor mesajla ama imladan haberi yok. Tamam benimde imlam iyi değil ama onun kadar da kötü değilim bence.

Pokemonu indiriyorum okula gittikçe. Çokta iyi oluyor aslında. Televizyonda karışık verirlerdi hep bölümleri ve bir sonrakini izleyebilmek için çok uğraşırdım. Hatta küçükken ev işleri için anlaşma yapmaya çalışırdım. Öyle şartlarımda zor değildi ki. Sadece pokemonu izleyecektim ve sonra bana verilen her işi yapacaktım. İzin veriyorlarmıydı? hatırlamıyorum.

Şu ara okul karmakarışık. Ödevim var ama yapmak için zerre kadar istek yok içimde. İlk defa yapacak olmamın da korkusu var aslında. Benden grafiker olmaz neden bunca uğraş veriyoruz ki anlamadım.

Bilgisayarımın çökeceği günü sabırla bekliyorum. Aynı sabrı Game Of Thrones'in yeni bölümleri için gösteremiyorum ama. Hayat pazar günlerinden ibaret olmalı ve ben hep o diziyi izlemeliyim. 2. Kitabını da alamadım zaten.

Ablamla konuştuk bugün ayrılmışlar eniştemle. Ondaki cesaretin yarısı bende olsaydı şimdiye zengindik. Kız her şeye rağmen ayakta durmaya çalışıyor...

Öyle boşum ki hiç ama hiç bir şey yapmak istemiyorum. Konuşmak için çok uğraş verdiğim insanlar aklıma bile gelmiyorlar. Sürekli uyumak istiyorum. Ben en iyisi gidip uyuyayım

24 Nisan 2012 Salı

Aydınlık

Hiçbir vakit tam karanlık değil gece
Kendimde denemişim ben
Kulak ver dinle
Her acının sonunda
Açık bir pencere vardır.
Aydınlık bir pencere
Hayal edilecek bir şey vardır
Yerine getirilecek istek
Doyurulacak açlık
Cömert bir yürek
Uzanmış açık bir el
Canlı canli bakan gözler vardır
Bir yaşam vardır yaşam
Bölüşülmeye hazır.
 
Paul Eluard

 Bu da sevdiklerimden biri paylaşayım istedim. Daha önce yazdım mı bilemiyorum...

Bir başka kızla daha tanıştırdı Kurt beni. Şimdilik buna da isim vermeyeceğim. İlk gün sadece mesajla konuştuk. Ertesi gün resimlerini gördüm, oldukça tatlıydı da. Aynı gün sesimi duymak istedi. Sevmediğim halde konuşmayı. Konuştuk...  Sesinin tonu, gülüşü, heyecanı ya da mutluluğu. Bunları belli etmek istediği her ses Miray'a o kadar benziyordu ki. Hiç bir şey diyemedim çoğu zaman. Bahanemde hazırdı "konuşmayı beceremem." Şimdi kızla mantıklı ve normal bir şekilde konuşamıyorum. Farklı olduklarını bilsem de hep Miray canlanıyor gözümde. Herhangi bir şeyde söyleyemiyorum. Belki bir şeyler için cesaretim vardıysa da tamamen kayboldu. Hiç bir şeye hazır değilim hala..

22 Nisan 2012 Pazar

Rüya

Yolda yürürken gördüm onu. Sadece bilet almaya gidiyordum halbuki Ankaraya dönebilmek için. Önüme çıktı. Benimle yürüdü. Kuzenini bekliyormuş o da. Hatırlamıyorum konuştuklarımızı ama görüntü o kadar gerçekçiydi ki gözlerimi açınca yatakta buldum kendimi şaşırdım da. Uyandım. Bir kez daha Miray'ı gördüğüm uykumdan.
Sabahında mesaj attım Kurt'a bana eşyalarımı gönder diye. Onda kalanları yani. Sonrasında Miray mesaj attı. Aslında ben sadece yüzüğü iştemiştim diğer eşyaları değil. Neden istediğimi falan sordu. Hala çıkartmadığını ama istersem yollayabileceğini söyledi. İstemedim. Herşey kaldı onda öylece.

İşte o zamandan beri yine garip bir boşluktayım zamanın ve günlerin hesabını tutamıyorum. Kötü bir boşluk değil ama bütün vaktimi düşüncelerimle geçirirken dünyanın geri kalanındaki hiç bir şeyi istemiyorum. İnternete girmek bile yani. Nisan bitmek üzere olmuş ama bana göre hala başındaymışız gibi geliyor.

Dikmen vadisine gittik cumaydı sanırım. 3 saat güneşin altında beynim pişince en ufak şey başımı döndürür oldu. Vadi oldukça güzel yer İboy'un evine o kadar yakın olmakta garipti. Farklı şehirlerde her sokak aynı geliyor bana. Yani tek başıma gitsem bir saate kalmadan kaybolurdum. Aynı günün akşamı kızılaydan dönerken olgunlara gideyim dedim yanımda hala isim veremediğim sınıftan çocuk vardı işte. Olgunlar bütün korsan kitapların satıldığı yer ve öğrencilerin gözde mekanı. Taht oyunlarını aradım yoktu. Ne kadar meraklanmışsam artık gidip orjinaline bir dünya para bayıldım. Şimdi kitabı okumuyorum bile. Yavaş yavaş adamın öleceği sahneye yaklaştığımdan. Yüreğim kaldırmaz diye elleşmiyorum yani. Yine de kendimi azıcık tanıyorsam yatmadan evvel bir bölüm daha bitirmiş olurum.

Bir kız vardı okuldan. Kızı ilk gördüğümde Miray'a benzetmiştim. Yüzünü falan değil yürüyüşünü saçının kesimini falan. Belki yazmışımdır daha önce. Kızı her gördüğümde sapık gibi izliyordum. Ama ona bakınca Miray'ı görüyordum. Neyse ya uzun zamandır görmemiştim kızı. Okulun kantininde gördüm. Saçları uzamış biraz. Gözlük takıyor, giyim tarzıda az biraz değişmiş. Miray'ı andıracak bir hareketini aradım ama bulamadım. Yine de kıza bakmaya devam ettim. Bir sonraki aşamada tanışmayı başaramamış olursam peşini bırakmak niyetindeyim. Tanışabilirsem bir şey yapacağımdan da değil ama tatlı kız.

Dün uçları uzayan saçlarımı da yine kestirdim şimdi Emma Watson'un kısa saçlı haline benziyorlar. Az fazla kesildilerde. Bu arada ben bir zamanlar Emma'ya aşıktım ya!

İşte böyle bir sevgilim olsun. Öpmeyelim birbirimizi, belki hiç dokunmayalım bile. Konuşmasakta olur. Sadece yanımda olsun ve gülüşüyle hayata döndürsün beni. Bir şeyleri beraber yaparken dünyanın geri kalanı umurumda olmasın...